top of page
18 TEMMUZ.jpg

Yenilenebilir Enerji ve Ekolojik Yıkım

18 Temmuz 2026

Fabrika Ayvalık

İklim krizinin etkileri her geçen gün daha görünür hale gelirken, fosil yakıtlardan çıkış artık yalnızca bir tercih değil, yaşamsal bir zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bu zorunluluk, beraberinde yeni soruları da getiriyor.Son yıllarda rüzgar ve güneş enerjisi yatırımları hızla artarken, özellikle kırsal bölgelerde zeytinliklerin, meraların, ormanların ve tarım alanlarının enerji projelerine açıldığına tanık oluyoruz. Bir yanda iklim krizine karşı mücadele, diğer yanda biyolojik çeşitlilik kaybı, ekosistemlerin parçalanması ve yerel halkın yaşam alanlarının dönüşümü… Bu tablo, enerji dönüşümünün toplumsal, ekolojik ve politik bir mesele olduğunu gösteriyor. Bir enerji kaynağının "yeşil" olarak tanımlanabilmesi için hangi koşulların sağlanması gerekir? Yenilenebilir enerji yatırımları planlanırken yerel toplulukların söz hakkı nasıl güvence altına alınabilir? Doğanın korunması ile enerji ihtiyacı arasında gerçekten bir çelişki mi vardır, yoksa sorun üretim modelinin kendisinde mi yatmaktadır? Bu sorular etrafında gerçekleşen söyleşide halk sağlığı ve çevre mücadelesi alanlarından gelen konuşmacılar; yenilenebilir enerji yatırımlarının ekolojik ve toplumsal boyutlarını farklı perspektiflerden ve bölgelerindeki örneklerle birlikte ele aldı. 18 Temmuz 2026'da Fabrika Ayvalık’ta gerçekleşen söyleşi, içinde bulunduğumuz coğrafyayı, ekolojik bütünlük, kamusal katılım ve çevre adaleti perspektifinden yeniden düşünmeye davet ediyor.

_011_Gülse Bayar_WhatsApp Image 2026-07-19 at 12.47.14.jpeg
_001_fatih kurunaz_WhatsApp Image 2026-07-20 at 09.38.19.jpeg

Yenilenebilir Enerji ve Ekolojik Yıkım: Rüzgar ve Güneş Bize Yeter mi?
Söyleşi Özeti: Murat Büyükyılmaz, Fikir Gazetesi 18
.07.2026

​Rüzgâr ve güneş bize yeter mi?

Ayvalık programının ağırlık merkezi, ilk gün yapılan söyleşiydi. Başlıktaki “Rüzgâr ve güneş bize yeter mi?” sorusu, yenilenebilir enerjiye karşı çıkmak için değil, enerji dönüşümünün hangi koşullarda gerçekten ekolojik ve adil olabileceğini tartışmak için soruldu.

Fosil yakıtlardan çıkış artık ertelenebilir bir tercih değil. Ancak Ayvalık’taki tartışma, bu zorunluluğun her rüzgâr ve güneş yatırımını kendiliğinden “yeşil” ya da “adil” kılmadığını gösterdi. Bir enerji kaynağının karbon salımının düşük olması, o yatırımın zeytinlikleri, meraları, ormanları, tarım alanlarını, su havzalarını, kuş göç yollarını ve yerel halkın söz hakkını nasıl etkilediği sorusunu ortadan kaldırmıyor.

Bu nedenle söyleşinin temel ekseni, enerji miktarından çok enerji üretim modeliydi: Nerede, nasıl, kimlerin kararıyla, hangi bilimsel kriterlerle, hangi ekolojik bedellerle ve kimin yararına enerji üretilecek?

“Yeşil enerji”nin arkasındaki yeni ekstraktivizm

Söyleşinin moderasyonunu üstlenen Yücel Kurşun, tartışmayı enerji sektörünün büyüme alanı, sermaye yönelimi ve “yeşil enerji” anlatısının sınırları üzerinden açtı. Türkiye’nin güneş ve rüzgâr enerjisi potansiyeline ilişkin verilerin, sermayenin neden bu alana yöneldiğini gösterdiğini belirten Kurşun, fosil yakıtlardan çıkışın çoğu zaman “yeşil enerjiyle bütün dertlerin çözüleceği” gibi düz bir anlatıyla sunulduğunu söyledi.

Kurşun’a göre sorun yenilenebilir enerjiye karşı olmak değil; yenilenebilir enerji yatırımlarının nasıl bir üretim, mülkiyet ve tedarik rejimi içinde kurulduğunu görmek. Rüzgâr türbinleri, güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve bu teknolojilerin üretiminde kullanılan nadir toprak elementleri; enerji dönüşümünün yeni maden sahaları, küresel tedarik zincirleri, çocuk işçilik, suya erişim sorunları ve emek sömürüsüyle bağlantısını görünür kılıyor. Bu nedenle “yeşil enerji” tartışması, yalnızca rüzgâr türbinlerinin ya da güneş panellerinin kurulduğu yerde yarattığı etkiyle sınırlı değil. Mesele aynı zamanda yeni bir ekstraktivist madencilik rejimi, sermayenin yatırım iştahı ve yerel halkın karar süreçlerinden dışlanmasıyla ilgili.

Enerji üretiminin hiçbir biçimi zararsız değil

Söyleşinin ilk konuşmacısı olan Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Ali Osman Karababa, enerji ve halk sağlığı ilişkisini geniş bir çerçevede ele aldı. Karababa’nın sunumundaki ilk vurgu şuydu: İnsanlığın doğada yaptığı hiçbir faaliyetin çevreye bütünüyle zararsız olması mümkün değil; enerji elde etmenin de doğaya zarar vermeyen bir yolu yok. Ancak enerji üretim yöntemleri arasında insana ve doğaya verdikleri zarar açısından ciddi farklar bulunuyor.

Karababa, fosil yakıtların iklim krizini derinleştiren temel unsurlar arasında olduğunu; fakat iklim krizinin de sıcak hava dalgaları ve soğutma ihtiyacı üzerinden enerji talebini artırdığını anlattı. Bu nedenle mesele yalnızca bireysel davranışlarla değil, doğaya saygılı ve zararları en aza indiren kamusal politikalarla ele alınmalı.

Termik santrallar, Karababa’nın sunumunda en ağır başlıklardan biri olarak öne çıktı. Kömürlü termik santralların hava kirliliği, su tüketimi, toprak kirliliği, radyoaktif izotop salımı, ağır metal birikimi, iklim etkisi ve halk sağlığı maliyetleriyle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

Karababa, hava kirliliğinin yalnızca solunum yollarını değil; kalp damar hastalıklarından kansere, çocukların nörolojik gelişiminden gebelik sürecindeki risklere kadar geniş bir sağlık alanını etkilediğini anlattı. Bu nedenle kömürden çıkışın yalnızca iklim politikası değil, aynı zamanda büyük bir halk sağlığı kazanımı anlamına geldiğini vurguladı.

Kurulu güç var, ama enerji yatırımları sürüyor

Karababa’nın üzerinde durduğu önemli başlıklardan biri Türkiye’nin elektrik kurulu gücüydü. Türkiye’nin kurulu elektrik gücünün en yüksek tüketim dönemlerindeki ihtiyacın üzerinde olduğunu belirten Karababa, buna rağmen yeni enerji yatırımlarının sürmesinin temel nedenlerinden birinin sektörün yüksek kârlılığı olduğunu söyledi.

Enerji sektörü, konuşmada yalnızca teknik bir üretim alanı olarak değil, garantili alım, ödeme güvencesi, kamu kaynakları ve özel sermaye ilişkisi üzerinden ele alındı. Karababa, elektrik üretiminde entegre sistemin varlığına dikkat çekerek, belirli santrallar kapatıldığında “elektriksiz kalınacağı” yönündeki korkutucu anlatıların gerçeği yansıtmadığını vurguladı.Bu çerçevede tartışma, “daha fazla enerji üretimi”nin kendiliğinden kamu yararı anlamına gelip gelmediği sorusuna açıldı. Asıl mesele, nerede, nasıl, hangi bilimsel kriterlerle ve kimin yararına enerji üretildiği.

Güneş enerjisi: Uygun yere kurulursa en az zararlı seçenek

Karababa, yenilenebilir enerji kaynakları içinde güneş enerjisini özel bir yere koydu. Ona göre güneş enerji santralları, uygun yere kurulmaları koşuluyla mevcut enerji seçenekleri içinde çevreye en az zarar veren kaynaklardan biri olabilir. Ancak burada belirleyici ifade “uygun yer”di. Tarım alanlarına, meyve bahçelerine, meralara ya da ormanlık alanlara kurulan güneş santralları bu niteliğini kaybediyor. Karababa, Türkiye’de enerji santrallarının yer seçiminde bilimsel uygunluk kriterlerinin çoğu zaman belirleyici olmadığını; bu nedenle görece daha az zararlı olabilecek kaynakların bile ciddi ekolojik ve toplumsal zararlara yol açabildiğini söyledi. Rüzgâr enerji santralları için de benzer bir çerçeve kuruldu. Kuş göç yolları, yerleşim alanlarına yakınlık, gürültü, mekanik riskler, mera ve orman tahribatı dikkate alınmadan kurulan RES projeleri, “temiz enerji” başlığı altında yeni yaşam alanı sorunları yaratabiliyor.

Ayvalık’ta Cunda RES mücadelesi

Ayvalık Tabiat Platformu’ndan Nebahat Dinler, Ayvalık ve Körfez bölgesinde “temiz” ve “yenilenebilir” olarak sunulan projelere karşı yürütülen mücadeleleri anlattı. Dinler’in ilk örneği, Cunda RES projesiydi. Cunda RES süreci 2006’da başladı. Ayvalık’ın kentsel sit alanları, doğal sit alanları ve tabiat parkı statüsü nedeniyle proje daha ilk aşamalardan itibaren koruma kararlarıyla karşılaştı. Çanakkale Anıtlar Kurulu, mutlak koruma alanları ve doğal sit niteliği nedeniyle türbin kurulmasına onay vermedi. 2009’da Ayvalık Belediye Meclisi de plan değişikliği talebini oybirliğiyle reddetti. Ancak Dinler’in anlattığı gibi sermaye bu süreçte geri çekilmedi; her birkaç yılda bir yeni başvurular, yeni plan değişikliği talepleri ve yeni lisans süreçleriyle proje tekrar gündeme geldi. Ayvalık Tabiat Platformu’nun kuruluş süreci de bu mücadeleyle birlikte şekillendi. Broşürler, toplantılar, imza kampanyaları, Zeytin Hasat Şenliği’nde açılan stantlar, basın açıklamaları ve Karaburun’daki RES deneyimini yerinde görmeye dönük ziyaretler, Ayvalık’taki mücadelenin araçları oldu. Dinler’in aktarımına göre Cunda RES projesi sonunda Ayvalık’tan uzaklaştırıldı; ancak proje başka bölgelere kaydırıldı. Bu deneyim, yerel bir mücadelenin yalnızca kendi coğrafyasını “kurtarmakla” sınırlı kalamayacağını, enerji projelerinin bir yerden başka bir yere taşınarak yeni ekolojik sorunlar yaratabildiğini gösterdi.

Karaburun’dan Kaz Dağları’na: Ortak mücadele hattı

 

Nebahat Dinler, Karaburun Yaylaköy deneyiminin Ayvalık’taki mücadele açısından önemli bir dönüm noktası olduğunu anlattı. Karaburun’da türbinlerin yerleşim alanlarına ve hayvancılık yapılan bölgelere çok yakın kurulması; gürültü, hayvanların etkilenmesi, yolların genişletilmesi, ağaç kesimleri, su ve toprak ilişkilerinin bozulması gibi çok sayıda sorunu görünür kılmıştı.Ayvalık’tan bir grup çevre gönüllüsünün Karaburun’a giderek sahayı gezmesi ve orada yaşayanlarla görüşmesi, “yenilenebilir enerjiye neden karşı çıkılıyor?” sorusunun daha somut yanıtlanmasını sağladı. Dinler, bu deneyimin ardından Ayvalık’taki mücadelede Karaburun görüntülerinin ve tanıklıklarının önemli bir araç haline geldiğini söyledi. Dinler’in ikinci örneği Kaz Dağları silsilesinin doğu ucundaki Eylek Dağı’na kurulmak istenen RES projesiydi. “Kaz Dağı’nda RES istemiyoruz” başlığı etrafında oluşan dayanışma; Edremit’ten Körfez’e, Burhaniye’den Ayvalık’a çok sayıda çevre platformu, yürüyüş grubu ve yerel aktörü bir araya getirdi. Halkın katılım toplantısı yaptırılmadı; dava süreci sonunda Danıştay’ın itirazı kabul etmesiyle proje durduruldu.Bu örnekler, Ayvalık söyleşisinin ana fikrini güçlendirdi: Enerji yatırımlarına karşı mücadele, tek tek bölgelerin savunusu değil; zeytinliklerin, meraların, köylerin, su havzalarının, hayvancılığın ve yerel yaşamın ortak savunusu olarak kuruluyor.

 

Bergama deneyimi: Rüzgâr ve güneşe ilk bakış değişti.

Bergama Çevre Platformu’ndan Erol Engel, Bergama’nın RES projeleriyle 2009’da tanıştığını anlattı. Engel, ilk yıllarda rüzgâr ve güneş enerjisine daha iyimser bakıldığını; “rüzgâr, güneş güzeldir” duygusunun yaygın olduğunu söyledi. Ancak yıllar içinde yaşanan deneyimler, bu yaklaşımın değişmesine yol açtı. Bergama’da ilk RES projelerinden biri Bakırçay’ın verimli tarım alanlarına yakın bir bölgede kuruldu. Zamanla türbin sayısı arttı, acele kamulaştırma kararları geldi, yeni yollar ve bağlantılar açıldı. Engel, bir bölgede yaşanan pervane kopması örneğini aktararak, RES’lerin yalnızca görsel ya da peyzaj etkisiyle değil, güvenlik riskleriyle de tartışılması gerektiğini söyledi. Engel’in konuşmasında Bergama ve çevresindeki başka örnekler de yer aldı: Meşe palamudu ormanları, meralar, tarım alanları, Madra ve Yuntdağı köyleri, depolamalı güneş enerji projeleri, acele kamulaştırmalar ve halkın katılım toplantılarının köylerden uzak salonlara taşınması. Engel’e göre şirketler artık köylere doğrudan gitmek yerine daha kontrollü alanlarda süreç işletmeye çalışıyor; bu da yerel halkın gerçek katılımını daha da zorlaştırıyor.

Altın madeni, su havzaları ve yeni dava süreçleri

Söyleşinin son bölümünde tartışma yenilenebilir enerji projelerinden altın madenciliği ve su havzalarına doğru genişledi. Erol Engel, Tümad altın madeni kapasite artışı sürecine dikkat çekti. Engel’e göre proje yalnızca bir maden sahası meselesi değil; Kozak, Burhaniye, Madra ve Körfez hattının su kaynaklarını, ormanlarını ve tarım alanlarını ilgilendiren büyük bir ekolojik tehdit. Engel, Tümad’ın 66 bin ağacın kesilmesine ve milyonlarca metreküp su tüketimine yol açabilecek bir genişleme sürecine hazırlandığını söyledi. Bölgede ekoloji örgütlerinin yeni dava süreçlerine hazırlandığını belirten Engel, Çanakkale’de Atikhisar Barajı yakınındaki altın madeni projesinde alınan yürütmeyi durdurma kararını da bölgesel mücadele açısından moral verici bir gelişme olarak aktardı.

Soru-cevap bölümünde söz alan Burhaniye Çevre Platformu’ndan Hatice Engin de Tümad altın madeni meselesini Körfez bölgesinin en yakıcı sorunlarından biri olarak değerlendirdi. Engin, madenin Burhaniye’nin içme suyu kaynaklarına yakınlığına, kapasite artışının yaratacağı büyümeye, bölgede kurulmak istenen RES ve depolama tesisleriyle madencilik projeleri arasındaki ilişkiye dikkat çekti. Engin’in vurgusu, ekolojik sorunların idari sınır tanımadığı yönündeydi. Burhaniye’deki bir sorun Ayvalık’ı, Madra’daki bir müdahale Bergama’yı, Kaz Dağları’ndaki bir yıkım bütün bölgeyi etkiliyor. Bu nedenle mücadele de yalnızca yerel tepkiyle değil, bölgesel dayanışma ve örgütlü süreklilikle kurulmak zorunda.

Öfkeyi örgütlülüğe dönüştürmek

Ayvalık’taki söyleşide tekrar eden temel cümlelerden biri, ekoloji mücadelesinin yalnızca tepkiyle sürdürülemeyeceğiydi. Nebahat Dinler, sermayenin taleplerinin bir kez geri püskürtülmekle bitmediğini; projelerin farklı tarihlerde, farklı adlarla ve farklı plan değişiklikleriyle tekrar tekrar gündeme geldiğini anlattı. Erol Engel de 1990’lardan bu yana süren mücadelelerin artık bir yaşam biçimine dönüştüğünü söyledi. Engel’in “öfkeyi örgütlülüğe dönüştürmek” vurgusu, söyleşinin en güçlü sonuçlarından biriydi. Çünkü yenilenebilir enerji, altın madenciliği, termik santrallar, acele kamulaştırma, zeytinliklerin ve meraların enerji projelerine açılması gibi başlıkların her biri tek başına değil, aynı sermaye ve yönetim mantığının farklı yüzleri olarak tartışıldı. Ayvalık’taki ilk gün, “rüzgâr ve güneş bize yeter mi?” sorusunu yalın bir teknik sorudan çıkardı. Yanıt kaç megawatt enerji üretileceğinde değil; bu enerjinin nerede, nasıl, kimlerin kararıyla, hangi ekolojik maliyetlerle ve hangi toplumsal ilişkileri dönüştürerek üretildiğinde saklı.​​​​​​​

Çelişkiler, Olasılıklar Ve Ütopyalar Arasında kültür sanat projesi, 2014’te maden faciasından sonra akademik çabaların merkezi olan Soma’daki kömürden çıkış, yenilenebilir enerjiye geçiş sürecini “çevre adaleti” ve "adil dönüşüm" kavramları etrafında ele alırken, Soma’ya yakın konumda bulunan Bergama ve Ayvalık’ta açılan yenilenebilir enerji santrallerinin yerele olan etkisini “mülksüzleştirme” kavramı etrafında sergiler, film gösterimleri, atölyeler, panel ve söyleşilerle tartışmaya açan transdisipliner bir kültür sanat projesidir.

İLETİŞİM  >

couproject.info@gmail.com

  • Orta
  • Instagram
Ekran Resmi 2026-04-26 22.31.55.png

Duygu Avcı, Ekin Çuhadar, Fikret Adaman, Gökçe Yeniev,

Günseli Baki, Hande Paker, Şebnem Eroğlu Hawskworth, Yücel Tunca

Ekran Resmi 2026-05-05 13.37.05.png

© 2026 Ne Yerde Ne Gökte Derneği

bottom of page