top of page

Kavramlar Sözlüğü

  • Yazarın fotoğrafı: Çelişkiler Olasılıklar Ütopyalar Arasında
    Çelişkiler Olasılıklar Ütopyalar Arasında
  • 1 Eyl 2025
  • 10 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 28 Nis

Çelişkiler, Olasılıklar Ütopyalar Arasında


Kavramlar Sözlüğü


Adaptasyon

Adaptasyon, canlıların dünyada var olmaya devam etmek için izledikleri evrimsel bir yoldur. Canlılar, uzun dönemler içerisinde çevresel koşullara uyum sağlar ya da yok olurlar. Zürafaların uzun boyunları, uçan kuşların ve memelilerin hafif kemikleri buna örnektir. İklim değişikliği bağlamında adaptasyon, değişen iklimin neden olduğu ek riskler ile baş etmek için atılan adımları kapsar. Antroposentrik açıdan adaptasyon, altyapı çalışmaları, ormanların ve sulak alanların korunması ve restorasyonu, iklim değişikliğine dayanıklı türlerin üretilmesi, toprak verimliliğinin iyileştirilmesi, önleyici yangın yönetimi gibi çok çeşitli adımları kapsar. İnsan dışı doğanın ise alışılagelenden daha hızlı değişen iklime çok büyük oranda uyum sağlayamaması söz konusudur. İklim krizi, biyoçeşitlilik kaybının, kitlesel bir yok oluş olarak vücut bulmasına sebep olmaktadır.


Adil dönüşüm

İklim değişikliğine sebep olan endüstrilerin dönüşmesine yönelik atılan adımlarda, özellikle karbon yoğun sektörlerde çalışan işçiler için adil koşulların garanti altına alınması anlamına gelir. Daha genel anlamda ise, ülkeler, ırk, cinsiyet ve sosyoekonomik gruplar içinde ve arasında derin eşitsizliklerin var olduğu mevcut, sürdürülemez toplum modelinden; gezegenin sınırlarına saygı duyulan, en savunmasız olanlar en başta olmak üzere insan refahını merkeze alan bir toplum modeline geçişi tanımlamak için kullanılır. Son dönemde, sermaye grupları ve karar vericiler tarafından da sıkça dile getirildiği için kavramın altı boşaltılmaktadır. Kavram, emek-sermaye ilişkisini doğrudan sorgulayan daha radikal önerileri kapsayabildiği gibi mevcut eşitsiz ve adaletsiz piyasaların karbondan arındırılmasına yönelik yara bantları için de kullanılabilmektedir.


Antroposen

Geçmişten farklı olarak, jeolojik ve ekolojik ölçekte dünyayı değiştiren en önemli unsurun, meteor çarpması, kıtaların hareketi veya volkanik patlamalar gibi olguların değil doğrudan insan faaliyetleri olduğunu ifade eden kavram. Arazi kullanımındaki değişiklikler ve atmosferin kaldırabileceğinin ötesindeki karbon salımı ile bileşiminin değişmesi dahil olmak üzere insan kaynaklı değişikliklerin büyüklüğü, çeşitliliği ve uzun süren etkisi sonucu 1200 yıl önce buzul dönemi sonrası (Pleistosen) geçilen jeolojik dönemin (Holosen) sona erdiği, yerini Antroposen’e bıraktığı iddia edilir. Son dönemde hem akademi hem de sanat dünyasında sıkça kendine yer bulan bu kavram, aynı zamanda iklim krizi ve diğer ekolojik krizlere karşı farklılaşan sorumlulukları ortadan kaldırması ve batılı ve tüketici hayat tarzını evrenselleştiren ve insanı tek bir tipe indirgeyen çarpık ve adaletsiz bir temsil olması açısından sıkça eleştirilir. Gezegendeki değişiklerin insan-kaynaklı değil kapitalizm kaynaklı olduğu fikri, antroposen kavramına alternatif olarak kapitalosen kavramı ile ifade edilmektedir.


Azaltım

Azaltım, iklim krizine neden olan sera gazı emisyonlarının kaynağında azaltılmasını ve atmosferde birikmiş karbonun tutulmasını hedefleyen politikalar ve pratikler bütünüdür. Fosil yakıt kullanımının azaltılması, enerji verimliliği, üretim ve tüketim biçimlerinin dönüştürülmesi; okyanuslar, ormanlar ve toprak gibi doğal yutak alanların korunması ve restorasyonu azaltımın temel bileşenleri arasında yer alır. Ancak azaltım, sıklıkla teknik bir mesele olarak sunulsa da, derin biçimde politik ve sınıfsal bir içeriğe sahiptir. Küresel ölçekte emisyonların büyük çoğunluğundan sorumlu olan sanayileşmiş ülkeler, şirketler ve yüksek gelir grupları yerine; azaltımın yükünün bireysel davranış değişikliklerine, yoksul hanelere ve küresel güney ülkelerine yıkılması, azaltım politikalarının adaletsiz biçimde uygulanmasına yol açmaktadır. Son yıllarda azaltım, karbon piyasaları, karbon dengeleme (offset) projeleri ve negatif emisyon teknolojileri üzerinden giderek daha fazla piyasalaştırılmıştır. Bu yaklaşımlar, fosil yakıt üretimini ve tüketimini doğrudan sınırlandırmak yerine, emisyonların başka coğrafyalarda telafi edilebileceği varsayımına dayanır. Ormanlaştırma projeleri, biyokütle enerjisi veya karbon yakalama ve depolama teknolojileri, çoğu zaman şirketlerin ve devletlerin mevcut üretim modellerini sürdürmelerine olanak tanıyan araçlara dönüşmektedir.


Çevre Adaleti 

Çevre adaleti, çevresel risklerin ve faydaların toplum içinde eşitsiz biçimde dağıtılmasını ele alan dar bir çerçevenin ötesine geçen, çok boyutlu bir adalet anlayışını ifade eder. David Schlosberg’e göre çevresel adalet dağıtımsal adalet meselesi olmanın yanında,  tanınma, katılım ve yapabilirlikler boyutlarını da kapsar. Yoksul, yerli ya da dışlanmış toplulukların çevresel zararlara daha fazla maruz kalması, bu grupların toplumsal ve siyasal olarak yeterince tanınmamasıyla yakından ilişkilidir. Bu nedenle çevre adaleti, çevresel zararlardan etkilenen toplulukların karar alma süreçlerine anlamlı biçimde katılmasını zorunlu kılar. Ayrıca Sen ve Nussbaum’un “yapabilirlikler” yaklaşımı, çevresel tahribatın yalnızca maddi zararlar üretmediğini; bireylerin ve toplulukların sağlıklı, onurlu ve sürdürülebilir bir yaşam sürme imkânlarını sınırladığını vurgular. Çevre adaleti bu yönüyle, adaleti topluluklara ve ekolojik ilişkiler bütününe uygulayan kapsayıcı ve çoğulcu bir çerçeve sunar.


Ekofaşizm

Ekofaşizm, iklim krizi ve diğer ekolojik krizlerin, sınırlı dünya kaynaklarının aşırı nüfus, göç ve aşırı sanayileşme gibi olgularla yok olması sonucu ortaya çıktığını savunur. Ekofaşistler, küresel güney’in küresel kuzeyden çok daha az tüketmekte olduğu, sınırlar ve sömürgeci güçler nedeniyle ürettiklerini elinde tutamadığı hakikatlerine rağmen iklim krizinin sebebi olarak üçüncü dünya ülkelerini ve yoksulları görürler. Yeniden dağıtım ile yoksulluğu azaltmaya yönelik politikaları, nüfus artışını hızlandıracağını düşündükleri için desteklemezler. Ekofaşizm, ekolojik krizin yarattığı sorunlara insan haklarını ihlal eden, dışlayıcı ve demokrasi ilkelerini hiçe sayan müdahaleler önerir. İklim krizinin sebep olduğu ve giderek artması beklenen göçlere sınırları kapatmak gibi güvenlikçi yöntemlerle cevap vermek buna bir örnektir.  


Enerji demokrasisi

Enerji üretim ve tüketim süreçlerini demokratikleştirmek anlamına gelen kavram. Şirketlere ait merkezi fosil yakıt ekonomisinden topluluklar tarafından yönetilen, çevreye uyumlu, yerel ekonomileri destekleyen, insan sağlığını ve refah seviyesini koruyan bir ekonomiye geçişi temsil eder. Enerji üretimini kâr amacı ile değil, sosyal fayda ve sosyal adalet çerçeveleri ile ele alır. Bu açıdan, uygun fiyatlı ve temiz enerjiye evrensel erişim hedefi, enerji yoksulluğunun çözümü olarak görülmektedir. Enerji demokrasisinde, enerjiyi kullanan insanların, enerjinin nasıl üretileceği ve dağıtılacağı konusunda karar alma sürecinin aktif bir parçası olması vazgeçilmez bir gereklilik olarak görülür.


Enerji yoksulluğu

Temel ihtiyaçları karşılamaya yetmeyen enerji tüketimi. Ekonomik ve insani gelişmeyi desteklemek için yeterli, karşılanabilir, güvenilir, yüksek kaliteli, güvenli ve çevreye zarar vermeyen enerji hizmetlerine erişememek olarak tanımlanmaktadır. Enerji yoksulluğu genellikle yoksulluğun bir belirtisi olarak görülse de, 30 yılı aşkın bir süredir ayrı bir kavram olarak ele alınmakta ve sorunsallaştırılmaktadır. Dünya nüfusunun %15’inin elektriğe herhangi bir erişimi yokken, son dönemdeki enerji krizi ile 75 milyon insanın elektriğe erişimini kaybedeceği öngörülmektedir.


İklimkurgu

İklim kurgu, iklim krizini olay örgüsü içerisine alan kurgu biçimidir. İklim krizini anlamlandırabilmek, neden ve sonuçlarını, içerdiği adaletsizlikleri tartışabilmek, duygusal açıdan iklim krizine karşı dirençli kalabilmek ve getireceği değişiklikleri içselleştirmek için bir araç olarak kullanılabilir.  Tek başına bilimsel literatüre kıyasla iklim eylemini beslemede daha etkili olabileceği düşünülmektedir.


İklim Adaleti

İklim adaleti, sera gazı emisyonlarının büyük çoğunluğunun tarihsel sorumluluğunun küresel kuzeyin sanayileşmiş ülkelerine ait olduğunun kabul edilmesidir. Köylülerin, yerli halkların, balıkçıların, kadınların ve yerel toplulukların iklim değişikliğinden, fosil yakıt endüstrisinden ve iklim değişikliğine yönelik piyasa temelli çözümlerden orantısız bir şekilde etkilendiğini öne süren bir anlayıştır. Sayılan aktörlerin, aynı zamanda iklim değişikliğinden en az sorumlu olan gruplar olması, iklim adaletsizliğinin en temel sebeplerindendir. İklim adaleti, piyasaya dayalı çözümler yerine bu toplulukların sürdürülebilir uygulamalarının iklim değişikliğine gerçek çözümler sunduğunu içselleştirmeyi öneren bir yaklaşımdır. İklim adaleti, iklim değişikliğinin bu soruna neden olmakta olan şirketler ve piyasa tarafından ele alınamayacağına dair temel bir pozisyon sunar.


İklim Koloniyalizmi

Küresel Güney ülkelerinin Küresel Kuzey ülkelerinin yeşil ajandaları için sömürülmesi durumu. Sömürgeciliğin iklim değişikliğine neden olmadaki tarihsel etkisi ve küresel güney ülkelerinin iklim krizine karşı çok daha kırılgan olmasının yanında, iklim politikalarının ne derece koloniyal çerçeveden üretildiğine dair son zamanlarda yapılan analizlerle ortaya çıkmıştır. İklim krizine çözüm olabilecek politikaların neo-koloniyal doğası, Batılı ülkeler ve şirketlerin 'kalkınma projeleri' ve 'karbon dengeleme' politikaları kapsamında yerli halkların geçim kaynaklarını olumsuz etkileyebilmekte ve toprak hakkı ihlalleri ile sonuçlanabilmektedir. Küresel kuzeyin iklim değişikliği azaltım bahanesiyle küresel güney ülkelerindeki yoksulların refahını iyileştirme haklarını elinden almasıdır; küresel kuzey tüketimini ve emisyonlarını azaltma kendi sorumluluğundan kaçarken, küresel güneyin yoksullarını yoksul kalmaya mahkum etmektedir.  


İklim Krizi

İçinde bulunduğumuz iklimsel farklılaşmanın sosyal ve ekolojik açıdan giderek derinleşen bir kriz haline geldiğini açıklamak için kullanılır. Küresel ısınmanın, çevresel bozulmayı, biyoçeşitlilik kaybını, afetleri, aşırı hava olaylarını, su ve gıda güvencesizliğini, ekonomik bozulmayı, ve çatışmayı körüklemesi sonucu krize dönüşmesini anlatır. İklim değişikliğinin, bir kavram olarak durumun aciliyetini anlatmakta yetersiz kalması sebebiyle habercilikte, akademik yazında ve sanatsal çalışmalarda daha sık kullanılmaya başlanmıştır.


İklim göçü

İklim değişikliğinin, geçim kaynakları üzerindeki olumsuz etkisi ile insanların yaşadıkları köylerden, şehirlerden ve ülkelerden ayrılmaya zorlama ihtimalini anlatır. İklim kaynaklı göçün, küresel eşitsizlikler dolayısıyla iklim krizine daha kırılgan olan küresel güney ülkelerinden küresel kuzey ülkelerine doğru olması beklenmektedir. Ancak, iklim krizi ve göçün bağlantısının çok belirgin olmaması söz konudur. Ekstrem hava olayları dolayısıyla göçün genel olarak ülke sınırları içerisinde olduğuna dair çalışmalar, iklim krizi dolayısıyla göçün, göç türlerinden yalnızca biri olması, göçün çok büyük bir kısmının ekonomik ve politik belirsizlikler ve güvencesizlikler ile şekillenmesi, iklim göçünün yalnızca popüler ve altı kısmen boş bir kavram olarak ortaya çıkma endişesini arttırmaktadır. Bu kavram, küreselkuzey ülkelerinde sınır güvenliğini arttırmak için de sıklıkla kullanılırken, sağcı popülist politikaların yerleşik bir hal alarak göçmen karşıtlığının yükselmesine sebep olabilmektedir. İklim göçünün bir mit mi yoksa realite mi olduğuna dair daha çok araştırma yapmak gerektiğini savunan araştırmacılar, iklim değişikliği bağlamında insan hareketinin çoklu biçimlerinin ve yönlerini  yakalamak için iklim göçü yerine iklim hareketlilikleri kavramını önermektedir.


Kentsel Isı Adaları

Kentsel ısı adaları, şehirler doğal bitki örtüsünü yoğun bir şekilde kaldırım, bina, asfalt ve ısıyı emen ve tutan diğer yüzeylerle değiştirdiğinde ortaya çıkar. Bu etki, enerji maliyetlerini, hava kirliliğini ve yüksek sıcaklığa bağlı hastalık ve ölümleri arttırır. Özellikle yaşlılar, çocuklar, enerji kullanımı ile bulunduğu ortamı soğutmanın maliyetini karşılayamayan yoksul kesim, akciğer hastalıkları, tansiyon gibi rahatsızlıkları bulunan bedenler ve mevsimlik tarım işçileri, sokak satıcıları gibi sıcak havalarda dışarıda çalışmak zorunda olanlar kentsel ısı adalarında çok daha kırılgan hale gelirler. Kentsel ısı adalarının kırılgan bedenler üzerindeki etkisi, iklim değişikliği ile birlikte sıklaşan sıcak hava dalgaları ile çok daha şiddetli bir hal almaktadır.


Küçülen/Büzüşen Şehirler

Küçülen şehir, yapısal bir dönüşümün belirtisi olarak nüfus kaybı, ekonomik gerileme, istihdam düşüşü ve sosyal sorunlar yaşayan bir kentsel alan olarak tanımlanabilir. Bu kentsel alan, bir şehir, şehrin bir kısmı, bir metropolün tümü veya bir kasaba olabilir. Kentsel küçülme, bu olgunun ekonomik, demografik, coğrafi, sosyal ve fiziksel boyutlarını ve etkilerini bir arada değerlendirmek için yeni bir kavram olarak ortaya atılmıştır. Yeni küresel ve yerel gerçekliklerin bir sonucu olarak gelişmeye devam etmeyen küçülen şehirler, son dönemde beşerî coğrafya, politik ekoloji ve kentsel planlama gibi alanlarda çoklukla ele alınmaya ve tartışılmaya başlanmıştır. İklim krizinin doğrudan etkileri ve adil dönüşüm süreçlerinin küçülen şehirleri, büyümekte olan şehirlere göre farklı etkilemesi beklenmektedir.


Küçülme (Degrowth):

Küçülme, ekonomik büyümeyi toplumsal refahın vazgeçilmez koşulu olarak gören anlayışa yönelik bir eleştiridir. Amaç, ekonominin mekanik olarak küçülmesi değil; üretimin, tüketimin ve toplumsal ihtiyaçların yeniden tanımlanmasıdır. Küçülme yaklaşımı, ekolojik sınırları merkeze alır; piyasa dışı ilişkileri, bakım emeğini ve müşterekleri görünür kılar. Refahı gelir artışı yerine zaman, sağlık, toplumsal ilişkiler ve yaşam kalitesi üzerinden düşünmeyi önerir. Bu yönüyle küçülme, yalnızca çevreci değil; ekonomi politik ve sınıfsal bir tartışma alanıdır.


Mekânda Adalet

Mekânda adalet, çevresel risklerin, kamusal hizmetlerin ve ekonomik imkânların coğrafi olarak nasıl ve kimin lehine dağıtıldığını sorgulayan bir yaklaşımdır. Bu perspektif, adaletsizliğin nasıl üretildiğinin yanında nerede üretildiği ile de ilgilenir. Mekân nötr bir zemin olmaktan ziyade, sınıfsal, politik ve tarihsel güç ilişkilerinin somutlaştığı bir alandır. Kirletici sanayi faaliyetlerinin, maden sahalarının, termik santrallerin ya da atık depolama alanlarının belirli bölgelerde yoğunlaşması; buna karşılık temiz hava, yeşil alanlar, kaliteli sağlık ve eğitim hizmetlerinin başka bölgelerde toplanması mekânsal adaletsizliğin temel göstergelerindendir. Bu dağılım çoğu zaman tesadüfi değildir: düşük gelirli gruplar, etnik azınlıklar ya da politik olarak daha az temsil edilen topluluklar sürekli risk altında yaşamaya zorlanır.  Henri Lefebvre’in mekânın üretimi yaklaşımı, mekânın toplumsal ilişkilerden bağımsız düşünülemeyeceğini gösterirken; David Harvey mekânsal eşitsizliklerin kapitalist birikim süreçlerinin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular. Bu çerçevede mekânda adalet, yalnızca mevcut eşitsizlikleri teşhir etmeyi değil, mekânın nasıl daha adil biçimde yeniden örgütlenebileceğini de tartışmayı amaçlar.


Mülksüzleştirme

Mülksüzleştirme, insanların topraklarından, geçim kaynaklarından, emeklerinin değerinden veya müştereklerinden koparılması sürecini ifade eder. Bu süreç, zorla el koyma, özelleştirme, borçlandırma, güvencesiz çalışma, çevresel tahribat ve kalkınma projeleri aracılığıyla gerçekleşebilir. Mülksüzleştirme, kapitalist büyümenin sürekliliğini sağlayan temel mekanizmalardan biridir ve çevresel dönüşüm süreçleriyle sıklıkla iç içe geçer. Yeşil enerji projeleri ya da doğa koruma projeleri dahi, yerel halkın rızası ve katılımı olmadan hayata geçirildiğinde yeni mülksüzleştirme biçimleri yaratabilir.


Müşterekler

Müşterekler; toprak, su, hava, orman, enerji altyapıları, bilgi ve bakım emeği gibi yaşamı mümkün kılan kaynakların ve bu kaynaklarla kurulan ilişkilerin, özel mülkiyet ya da devlet egemenliği dışında, kolektif kullanım, yönetim ve yeniden üretim pratikleriyle örgütlenmesini ifade eder ve bu bağlamda, bir paylaşım alanı olmanın ötesinde, ilişkisel ve politik alanlardır. Özelleştirme, metalaştırma ve hafriyatçılık süreçleri müşterekleri çözerek toplulukları mülksüzleştirirken; müşterekleştirme pratikleri bu süreçlere karşı kolektif direnç, dayanışma ve alternatif gelecek tahayyülleri üretir. Dolayısıyla müşterekler, yalnızca ekonomik ya da çevresel bir mesele değil, adalet, kimlik ve siyasal mücadelelerle iç içe geçmiş bir toplumsal dönüşüm alanıdır.

 

Politik Ekoloji

Politik ekoloji, çevresel sorunların tarafsız veya teknik meseleler olmadığını savunan disiplinlerarası bir alandır. Doğa ile toplum arasındaki ilişkiyi iktidar, sınıf ve toplumsal güç ilişkileri bağlamında ele alır. Bu yaklaşım, çevresel krizlerin nedenlerini bireysel davranışlarda değil, yapısal ve tarihsel süreçlerde arar. Perrault, Bridge ve McCarthy (2015) bir çalışma alanı olarak politik ekolojiyi tanımlayan üç temel taahhüt olduğunu ifade eder: Eleştirel sosyal bilime olan bağlılık ve çevresel değişimleri ve çevresel bilgi üretiminin toplumsal güç ilişkilerinden bağımsız anlaşılamayacağına ilişkin teorik bir taahhüt; ele aldığı konuları tarihsel ve mekansal bağlamları içinde, derinlemesine anlamaya yönelik metodolojik bir taahhüt; ve toplumsal adaleti ve yapısal politik ve ekonomik dönüşümleri hedefleyen politik bir taahhüt.Paul Robbins, politik ekolojinin beş yönünü şöyle tanımlar: çevresel bozulma ve marjinalleşme; doğa koruma ve kontrol; çevre ihtilafları ve dışlanma; çevresel özneler ve kimlik; politik nesneler ve aktörler (Robbins, 2012).


Sosyal Adalet

Sosyal adalet, gelir, emek, barınma, sağlık ve eğitime erişimdeki eşitsizliklerin giderilmesini hedefler. Çevresel krizler ve iklim politikaları bu alanlardan bağımsız değildir. Aksine, çevresel yıkım ve iklim krizi mevcut sosyal eşitsizlikleri derinleştirme eğilimindedir. Bu nedenle çevre adaleti ve sosyal adalet birbirinden ayrı düşünüldüğünde, yeşil olarak sunulan politikalar dahi yeni mağduriyetler ve dışlanmalar üretebilmektedir.


Tahayyülün Özgürleştirilmesi

İlk olarak Sergei Latouche tarafından öne atılan bu kavram, iklim krizi bağlamında, küresel enerji geçişi için batı tarzı modernleşmeye dayalı dünya tasavvurunun terkedilmesi ve kalkınma sonrası döneme geçilmesini, kalkınma anlatılarını sömürgecilikten kurtarmayı önerir. Küçülme, Buen Vivir, düşük teknolojili uygulamalar gibi iyi yaşama ilişkin alternatif kavramların değerlendirilmesi gerektiğini savunur. Enerji geçişinin alternatif değerlere, ontolojilere ve yeniden üretim pratiklerine dayalı yaşam biçimleri etrafında şekillenmesi gerektiğini söyler.


Yenilenebilir enerji

Yenilenebilir enerji güneş ve rüzgâr gibi yenilenebilir kaynaklardan elde edilen enerji türüdür. İklim krizinin en temel sebebi olan kömür ve petrolden çıkıp günlük hayatı sürdürmek için gerekli olan enerjinin yenilenebilir kaynaklardan elde edilmesi, iklim politikalarında sıklıkla öne sürülen çözümdür. Yenilenebilir enerji, iklim krizi ile mücadelede oldukça umut verici olsa da eğer enerji tüketimi bugünkü gibi artmaya devam ederse, karbondan çıkışın mümkün olmadığına dair birçok çalışma yapılmaktadır. Ayrıca, kobalt, bakır, lityum, nikel ve nadir toprak elementlerinin, elektrikli araçlar ve piller üretmek, güneş enerjisi ve rüzgâr enerjisinden yararlanmak ve tüketicilerin ve endüstrilerin fosil yakıtlara olan bağımlılığını azaltmak için gerekli olduğunu unutmamak gerekir. Bu açıdan, yenilenebilir enerjiye geçerken aynı zamanda toplam enerji tüketiminin de azalması, yenilenebilir enerjinin özellikle Global Güney için hafriyatçılık sonrası dönemle birlikte düşünülmesi, hafriyatçılıktan etkilenen toplulukların karar alma süreçlerine dahiliyeti ve çıkarılan zenginlikten pay almaları gerektiği sıklıkla vurgulanmaktadır.


Yeşil Boyama

iş dünyasının ürünlerini ve faaliyetlerini gerçek ekolojik etkilerini gizleyerek çevreye zarar vermiyormuş gibi pazarladığı yöntem. Örnek olarak, küresel güneyde ucuz işçilikle üretilip dünyanın dört bir yanına ihraç edilen ürünlerin yenilenebilir malzemeden yapıldığı vurgusu; finans şirketlerinin iklimi ve çevreyi önemsediklerine dair yaptıkları reklamlar; petrol devi firmaların yaptıkları “yeşil” yatırımlarla, saldıkları sera gazına eşdeğer miktarda sera gazını, karbon yutağı olarak adlandırılan yöntemlerle atmosferden uzaklaştırdıkları ve karbon-nötr olduklarını iddia etmeleri; karbon yoğun sektörlerin itibarlarını korumak için kültür-sanat çalışmalarına ve eğitime sponsor olmaları gibi adımlar verilebilir.


Yeşil Dönüşüm

Yeşil dönüşüm, fosil yakıtlara dayalı ekonomiden yenilenebilir enerji ve temiz teknolojilere geçişi ifade eder. Ancak bu dönüşüm çoğunlukla piyasa mekanizmaları ve teknolojik çözümler üzerinden ele alınmaktadır. Eleştirel yaklaşımlar, büyüme odaklı yeşil dönüşüm modellerinin çevresel sorunları çözmek yerine yeni eşitsizlikler, yerinden edilme ve mülksüzleştirme biçimleri üretebileceğine dikkat çeker. Bu nedenle yeşil dönüşümün kimin için ve hangi koşullarda gerçekleştiği temel bir sorudur.


Yeşil Gasp

Yeşil gasp, çevreyi koruma, iklimle mücadele veya yenilenebilir enerji söylemleri altında toprakların, doğal varlıkların ve müştereklerin sermaye lehine el değiştirmesini ifade eder. Bu süreç çoğu zaman çevreci bir dil ile meşrulaştırılsa da, yerel topluluklar açısından yeni mülksüzleştirme ve yerinden edilme biçimleri yaratabilir.


Yeşil soylulaştırma

Yeşil soylulaştırma, iklim krizi ile kısıtlı kalmayan, ancak azaltım ve adaptasyon gibi iklim politikalarında sıklıkla karşılaşılan, gelir ve servet eşitsizliklerinin bir semptomu olarak düşünülebilecek bir durumdur. Şehirlerin, unutulan, altyapısı zayıf alanlarının yeşil projeler ve iklim politikaları ile daha yaşanabilir bir hale gelmesiyle , üst orta sınıfın ve iş merkezlerinin bu alanlara yerleşmeye başlaması ve bunun sonucunda mahalle sakinlerinin oturdukları evlerin fiyatlarını karşılayamaması ve yerinden edilmesini  anlatmak için kullanılır. Dünyada özellikle büyük şehirlerin kimlikleri, yeni yeşil alanlarla çok hızlı bir şekilde dönüşmektedir. Yeşil soylulaştırmanın yanında, iklim politikaları ile doğrudan ilişkili durumlar için iklim soylulaştırması kavramı da kullanılmaktadır.




Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Çelişkiler, Olasılıklar Ve Ütopyalar Arasında kültür sanat projesi, 2014’te maden faciasından sonra akademik çabaların merkezi olan Soma’daki kömürden çıkış, yenilenebilir enerjiye geçiş sürecini “çevre adaleti” ve "adil dönüşüm" kavramları etrafında ele alırken, Soma’ya yakın konumda bulunan Bergama ve Ayvalık’ta açılan yenilenebilir enerji santrallerinin yerele olan etkisini “mülksüzleştirme” kavramı etrafında sergiler, film gösterimleri, atölyeler, panel ve söyleşilerle tartışmaya açan transdisipliner bir kültür sanat projesidir.

İLETİŞİM  >

couproject.info@gmail.com

  • Orta
  • Instagram
Ekran Resmi 2026-04-26 22.31.55.png

Duygu Avcı, Ekin Çuhadar, Fikret Adaman, Gökçe Yeniev,

Günseli Baki, Hande Paker, Şebnem Eroğlu Hawskworth, Yücel Tunca

Ekran Resmi 2026-05-05 13.37.05.png

© 2026 Ne Yerde Ne Gökte Derneği

bottom of page